Hassas Konular

 

"15 Temmuz 2016 İşgal Denemesi"nin Beklenen Sonuçlarına Dair



F. Sema Barutcu ÖZÖNDER*
9 Nisan 2017

(PDF)



15 Temmuz 2016, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni 15 yıldır birlikte yöneten ve bütün kaynaklarını kendileri ve devletlerden kişilere uzanan bir hatta işbirliği hâlinde oldukları için kendi çıkarları doğrultusunda hoyratça kullanan bir azınlığın milletle karşı karşıya sonunda geldiği, Cumhuriyet Tarihimizin en kanlı sayfalarının bir günü olarak tarihe geçti.


15 Temmuz 2016, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yönetiminin, demokratik ve liberal görünümlü, ancak radikal ve yobaz Hristiyan-dinci ABD-İngiltere ve AB'nin lokomotif devletleri ile onların İslam Dünyasında istepne olarak iş gördürdüğü petrol ve doğal gaz zengini devlet görünümlü kabile-aşiret-aile bağları ile yönetilen yapıların İslam ve Hristiyan dünyası arasında sınırın daha koyu hatlarla çizilmesi için gönüllü olarak işbirliğine girerek açık ve örtülü faaliyetleri sonucunda, "bu milletin" oyları ile "arzu edilen güçlü bir iktidarın" eline geçişinin sonuna da yaklaşıldığını haber veren bir tarih oldu. Elbette işbirliğini nihayete erdiren bu net tarihin zemininin, henüz millet önünde çok da açıklığa kavuşmuş olduğunu söyleyemeyeceğimiz son birkaç yılda cereyan eden olaylarla da hazırlanmış olduğunu ifade etmek gerekir. 


15 Temmuz 2016, 15 yıl "bu devlet" ve "bu millet" üzerinde hüküm sürenler ile onları oyları ile iktidarda tutanlar kadar parlamenter sistemin icaplarına uygun olarak karşı duranların da konumlarını ve  tutumlarını yeniden belirleme noktasına belirgin biçimde getirdi.


Artık sağdan sola veya soldan sağa, ideolojik dünya görüşlerini şu veya bu biçimde seslendirenler ve onlara kendilerini fikren yakın görüp fiilen birlikte hareket edenler ile büyük ölçüde sessiz kalmayı tercih eden daha büyük bir kitle, yani "bu millet", insanlığın kendi gelişme tarihinde belki de en erken tedavüle sürdüğü ve hâlâ geçerliliğini sürdürdüğü anlaşılan tez-antitez üzerine inşa edilmiş ilkel bir diyalektik kıskacın içine yeniden girdi.


Siyaseti hâlâ bir "kart oyunu" olarak görüp, kendilerini siyasette etken olarak gören ve/veya sanan  bütün kişi ve çevreler, iç ve dış bütün unsurlar "bu millet" ve "bu milletin kurduğu devlet" için "kartların yeniden karıldığını" düşünerek 15 Temmuz 2016'da dağıtılan kartlardan önlerine düşenlere göre oyunlarını kollamaya başladıklarını gördüğümüz bir süreci idrak ediyoruz.


Devlet olma şuurunu binlerce yıllık birikimi ile benliğine sığdırmış, gerekmedikçe sessizliğini bozmayan bu vakur millet, 15 Temmuz 2016'da kanla değil yalnızca aklı, irfanı ve ancak gerekli gördüğünde devreye soktuğu millet olma hafızasının sağladığı şuurla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucu güçlerinin fikrȋ temellerini siyasetlerinin esasına yerleştirerek sabit ve kalıcı olarak sürdürenlerin(1) öncü duruşları ile Türk devletini ve milletini işgal ve iğfale yeltenen, "Said-i Nursî"ci/Nurcu bir kaynaktan beslenerek bugünlere gelmiş, üyelerini zihnen ve bedenen iğdiş edip köleleştirmiş, idare merkezi ABD olan Fetullah cemaati(2) ile onun içine yerleştirilmiş olduğu anlaşılan ve müstakbel bir "15 Temmuz" için 40 yıl boyunca hazırlık yapmış Amerikan ve Amerikancı "yerli" sağ-sol liberal mandacı unsurlarının hedeflerine ulaşmalarını bir kez daha can bahasına önledi.


15 Temmuz 2016, "bu millet" için bir dönüm noktasıdır. "Bu devlet" için de dönüm noktasıdır. 1000 yıldan fazla bir zamandır inandığı Allah'ına, Onun Son Elçisine ve Son Elçisi ile kendisine ulaşan Kitabına imanını, vermiş olduğu "varlık mücadelesi" ile tazeleyen "bu millet", kendisini "Allah ile aldatan" kişilerin, cemaatlerin, siyasî partilerin farkına daha çok vardı. Bugün "bu millet" din merkezli bir siyaset ile onun uygulamalarının, hep ölerek kurduğu ve nihayetinde kendisini emanet ettiği devletine kastettiğini idrak etti ve sorgulamaya başladı. Dinȋ temelli bir siyasȋ söylem kadar, esasen dinȋ bütünlüğü ve dayanışmayı parçalamaya daha çok hizmet ettiği anlaşılan cemaatleşmelerin sosyal yapıda yol açtığı sapmalar daha şuurlu olarak kritik edilmeğe başlandı. FETÖ'nün faaliyetlerinin yalnızca Türkiye Türklüğünü değil, Türk soylu toplulukların bulunduğu bütün hayat/medeniyet alanlarını da hedef almış olduğu ve Türk kültürünün binlerce yıllık birikiminin “Türk odaklı” aslî felsefesinin, özellikle eğitim yolu ile değiştirilmeye çalışıldığı, bugüne kadar  destek olarak ya da göz yumarak zemin hazırlayanlar tarafından da idrak edilmeye başlandı. Aileler, terbiyesi ve eğitimi için emanet ettikleri evlatlarının bu sinsi örgüt/örgütler marifetiyle nasıl mankurtlaştırılabildiklerini ıstırap içinde gördü.


Türkiye'nin bir kaotik ortama sürüklenmek istendiği her gün daha açık olarak anlaşılıyor. Suriye ve Irak'ı satranç tahtası olarak görenler, henüz birbirlerinin piyonlarını götürmediler, ancak piyonlar birbirleri içine girdi gibi gözüküyor. Türkiye'yi ise bu satranç tahtasının bir parçası hâline getirmek de taşları oynatanların asıl hedeflerinden biri. Türkiye'yi 15 yıldır yöneten güçler, bu oyunun zaman zaman piyonu, zaman zaman da atı veya kalesi olabileceklerine dair bir siyaset izlediler. 15 yıl ülkeye hükümet edenler, kendilerini at gibi gördüklerinde bu satrancın ak ve kara ayırt etmeden bütün piyonlarını da sırtına bindirmeye gönüllü oldu. Öyle ki "bu millet" bazen aynı anda bu atın sırtında hem ak hem de kara piyonlarını bile gördü. Bu tarz bir siyaseti, gelişmelere veya değişmelere bağlı zekice bir seçenek artırma stratejisi olarak sanıp, kendilerini bir ara ciddi ciddi "küresel siyaset"in oyun kurucu aktörü oldukları hayaline de kapıldılar.


Başdanışmanlık basamaklarından hızla ilerletilerek, önce büyükelçilik unvanı verilip Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dış işleri kurumunun teslim edildiği, sonra milletvekili yapılıp iktidar partisinin genel başkanı dahi yapılarak  ardından başbakanlığa da getirtilen, akademisyen geçmişi dahi tartışmalı, daha çok gizli ve örtülü şeyler ve işler yapmaktan hoşlandığı anlaşılan bir şahıs ile bu şahsı ortaya çıkarmakla görevlendirildiği artık belli bir eski siyasetçi ve onların etrafında kümelenen bir zümrenin eline Türk dış siyaseti bırakıldı ve "derin strateji"nin derinliğinde gizli, saklı, ilkesiz, Türk devletinin ve binlerce yıllık bir mirası tevarüs eden Türk milletinin hiç bir cihetten menfaatlerini gözetmemiş olan bir siyaset, bugün artık bir "beka sorunu" olarak da değerlendirilen "15 Temmuz İşgal Denemesi"nin daha belirgin ve somut idrak edilmeye başlanan sonuçlarını ortaya çıkardı.


Devlete zaman içinde sızmış ve devşirilmiş olanlar ile son 15 yıl içinde bilinçli olarak yerleştirilmiş görevli bir "yerli" kadro birleşmesi ile, devletin bütün icra makamlarını işgal eden, devleti ve milleti yağmalık olarak gören bu zümre, "bu millet"in ölerek kurduğu devleti ve onu kuranları kapalı dünyanın karanlıklarına hapsedilebilecek bir kıvama getirebildiklerini, hedef devletin ve milletin "ehlî"leştiğini sandıkları bir aşamaya eriştiklerini düşündüler.


Türkiye Cumhuriyeti devleti ve milleti terör ve ekonomik zaafiyetle yeniden sınanmaya, ahlakî ilkelerin, kural ve yasaların değerinin kalmadığı bir ortama sürüklenmeye çalışılıyor. Yaratılmak istenen karışıklık ve karmaşanın hâkim olduğu bir ortamdan yararlanmak istenildiği açıkça anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve milleti açıkça bir dağıtmanın ve çöküşe uğratmanın hedefi hâline getirilerek içeriden ve dışarıdan zorlanıyor. Varlık mücadelesi içine sokularak millî davaları ve hedefleri unutturulmaya, kendi içine kapanmaya ve kendi ile uğraşmaya mecbur bırakılmaya çalışılıyor. Kıbrıs ve adalar üzerinden Akdeniz ve Ege deniz egemenliği, Kırım üzerinden Karadeniz ve Boğazlar egemenliği , Suriye ve Irak Türklüğü üzerinden Ortadoğu'daki tarihsel bölgesel gücü ve kalıcı varlığı, Karabağ ve sözde Ermeni Soykırımı iddiaları üzerinden Kafkaslar ve Hazar'a olan doğal ve tarihsel bağları, mezhebî fitne ve nifaklar üzerinden İran Türklüğü'ne olan doğal ve tarihsel bağları ve Türk Dünyası ile hedeflenen iyi ve güçlü ilişkileri zayıflatılıp yok edilmek isteniyor. Türk Dünyası'nın batısını tutan Türkiye Cumhuriyeti ve onun kurucusu Türk milleti yeniden bir varlık mücadelesinin içine çekilmek isteniyor.


Bu itibarla, "15 Temmuz 2016 İşgal Denemesi"nin yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’ni değil, Türk Dünyası’nı iğfal ve neticede yeniden işgal hedefli olduğu gerçeği unutulmamalı, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere bütün Türk Cumhuriyetlerinin yönetim erkleri tarafından idrak edilmeli; bu tehlike konusunda en başından itibaren açık ve net tavır koyan Özbekistan Cumhuriyeti gibi kararlılık gösterilmelidir. Unutulmamalıdır ki, 20 Ocak 1990 yılında Bakü’de tankların altında şehit olanlarla 15 Temmuz 2016’da tankların altında şehit olanlar aynı milletin evlatları; piyonlar değişse de tank sahipleri aynı zihniyetin mensuplarıdır.


Bununla birlikte, "15 Temmuz 2016 İşgal Denemesi" önümüzdeki günlerde, Türk milletinin vereceği karar ne olursa olsun, bu kararın ertesinde Devletini yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların takınacağı tutum ve izlemek zorunda kalacağı siyasetin karakterini çoktan belirlemiştir. Çünkü adı "Türk" olan "bu millet", köleleştirilmiş Amerikancı "yerli" işbirlikçilerin 15 Temmuz 2016 İşgal Denemesini kanıyla püskürterek, millet yapısını bozan ve hasta eden her tür dinî ve etnik cemaatleşmelere, bölücülüğe karşı olduğunu çok açık bir biçimde ilan etmiş, devletini ve onu yönetenleri ve yönetmeye talip olanları çok net bir biçimde uyarmıştır.

 

Bu uyarıyı görmezden gelecek olanlara, yok sayıp unutacaklara, Türk milletinin ve Türk devletinin hayatiyetini zayıflatmaya devam edip "yeni şeyler"e yeltenecek olanlara, Atatürk'ünün önderliğinde felsefesini belirleyerek kurduğu Son Devletinin değişmez kurucu ilkelerini değiştirmek ve ona aykırı davranmak için fırsat kollayanlara, Türklüğün sarsılmaz iradesi ile çelikleşen "Millî İstiklâl Mücadelesi" ruhunun her tür tehdit ve tehlike anında kuvveden fiile geçirilebildiğini, akıllarında tutmalarını tavsiye ederiz.

 

 

*F. Sema Barutcu ÖZÖNDER, Prof.Dr., KÖKSAV Başkanı

 

--------------------------------------------------------------------

1) İşgale/Darbeye karşı ilk net tavrını koyanlar:
(1) 15 yıldır iktidara ve birleşenlerine, izlediği siyasetlere ve uygulamalarına en kararlı siyasî tutumu belirleyen Mecliste grubu olan bir parti ve onların erken uyanık oy verenleri kadar temsil ettiği fikriyatı paylaşan hiç uyumayanlar, (İşgal/Darbe gecesinin ulusal merkez medyaya yansıyan anlık  kronolojisine göre Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, işgale/darbeye karşı ilk beyanatı duyurulan parti genel başkanıdır. Ancak bu beyanattan sonra birkaç bakanın, çok sonra başbakanın ve cumhurbaşkanının, meclis içinden bağlanan vekillerin beyanatları vatandaşa erişmiştir.) 
(2) Birkaç 10 yıldır içi kemirilip boşaltılmaya çalışılan ve 2007 yılında başlayan bilindik davalarla millet nezdinde itibarı zedelendiği sanılan TSK mensupları ile hâlen tasfiye edilemeyen ordu mensupları,
(3) Bir Cemaat-Amerikan işgali/darbesi olduğunu anlayıp anında tutum belirleyen gençlik.
ve Cumhurbaşkanının beyanından sonra
(4) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı çok seven bir vatandaş kitlesi,

Sokağa çıkanlar:
1) Bir karşı duruş/direniş için yukarıda 1-4. arasında belirtilenler,
2) İşgali/Darbeyi sevk ve idare edenlerin işgal/darbe öncesi haberli ve habersiz kaos amaçlı tertipler için hazırladıkları operasyonel güçleri (Karşı duruyormuş gibi görünenler de ihmal edilmeksizin IŞİD kılıklı ve görünümlü unsurlardan başlayıp asker, polis kılıklı unsurlar ile birkaç yıldır zihnen hazırladıkları sivil görünümlü dâhilî bedhahlar.)
***

TV kanalları ve çeşitli telefon mesajlaşma araçları ile halkın direnişini geciktirmeyi sağlamaya çalışan, dışarı çıkmış olanları evlerine gitmelerini telkin ederek işgalin/darbenin başarılı olmasına çalışanlar (Böyle mesaj atan kişiler arasında 15 Temmuz öncesinde MHP genel başkanlık yarışına giren birkaç adayın da olduğu belirtilmelidir.)

 

2) 2004'e kadar mücadele edilmesi gerekli bir yapılanma olarak Millî Güvenlik Kurulu'nca tanımlanan Fetullahçı dinî cemaat, bugün artık bölücü terör örgütü PKK gibi devletimizin terör örgütü listesindedir.

 


 

 


 

KÖKSAV E-Bülteni, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (KÖKSAV) tarafından çıkarılmaktadır. KÖKSAV bağımsız ve bağlantısız, günlük siyasî konumu olmayan bir kurumdur; merkezine Türkiye ve Türk dünyasını alarak araştırmalarını ulusal ve uluslar arası sosyal, siyasî ve stratejik konulara yoğunlaştırır, araştırma ve incelemeler yapar. Dolayısıyla, bu yayında ifade edilen bütün görüşler, değerlendirmeler ve varılan sonuçlar yalnızca yazarlarına aittir.

© 2017, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı. Bütün hakları saklıdır.


Copyright © 2017 KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı