KÖK Araştırmalar
Uzun Ateşkesler Coğrafyasının Zor On Yılı:
1990’lardan 2000’lerin Başlarına Kadar
Balkanlar’da Yaşanan
Kriz ve Çatışmalar
Mehmet Akif Okur
Giriş
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren dünya kamuoyunun dikkatlerini sahne olduğu çatışma ve krizlerle üzerinde toplayan Balkanlar, günümüzde Kosova’nın bağımsızlığıyla bağlantılı muhtemel gelişmeler sebebiyle tekrar ilgi odağı hâline gelmiştir. Geçmişte bir dünya savaşının fitilinin tutuştuğu mekân olarak hafızalarda yer edinen Balkanlar’da özellikle Demir Perde’nin çöküşünün ardından yaşananlar, bölgenin sıcak çatışmalar, krizler ve sorunlarla bezenmiş korkulu imajının pekişmesinde ve güncel gelişmelerin daimî bir tedirginlik prizmasının ardından izlenişinde önemli bir paya sahiptir. Nitekim uluslar arası ilişkilerde bu imajdan mülhem olan ‘Balkanizasyon’ (Magaš 1993: 346; Leoussi 2001: 15; Vidojevic 1997) terimi de ulus-devletlerin kuruluş, dağılma ya da genişleme süreçlerinde patlak vererek, etnik ve dinî açıdan heterojen toplumsal yapılara sahip ülkelerin parçalanmasına yol açan, bitmek tükenmek bilmeyen çatışmaları ifade etmektedir. Terimin bir diğer anlamı da değişik Batılı ya da Batı dışı büyük güçler tarafından nüfuz alanlarına ayrılmış devlet ve toplumlarla ilişkilidir. Nüfuz küreleri sadece komşu ülkelerin farklı güçlerin etki alanları içerisinde kalmalarıyla çakışmamakta, kimi zaman değişik güç merkezlerinin nüfuzundaki etnisiteler aynı devlet çatısı altında bir arada bulunabilmektedirler. Bu yüzden ‘balkanizasyon’a maruz kalmış coğrafyalarda çıkan çatışmalar, hem zamana yaygın derin toplumsal travmalara sebep olmakta, hem de etkilerinin kriz alanlarının ötesine uzanma riskini daimî surette bünyelerinde taşımaktadırlar.
Soğuk Savaş yıllarında bloklaşmalar ve nükleer silahların gölgesindeki dehşet dengesi üzerine kurulan uluslar arası sistem, Avrupa kıtasında sıcak bir çatışmanın yaşanmasına imkân vermemiştir. Bir bakıma Soğuk Savaş, Avrupa için gerginlik ve tedirginliklerle dolu olsa da uzun bir barış dönemi anlamına gelmektedir. Ancak aynı zamanda nükleer bir savaşın getireceği telafisi imkânsız yıkımların yarattığı korku, sıcak çatışmaların ‘periferik’ coğrafyalara transfer edilmelerinin ardında yatan en önemli sebeplerden birini de teşkil etmektedir. Soğuk Savaş’ın nihayete ermesiyle birlikte bloklaşmanın yarattığı mecburî dayanışmanın erozyonu, eski müttefikler arasında örtülü bir nüfuz mücadelesinin kapılarını aralarken, bünyesinde barındırdığı kriz potansiyeliyle Balkanlar, yeni uluslar arası sistemin ilk sıcak çatışmalarının sahnelendiği ‘periferik’ bölgelerden biri olarak karşımıza çıkmıştır.
Soğuk Savaş’ın bitişi jeopolitik ve jeokültürel alanları sunî şekilde birbirinden ayıran Demir Perde’nin ortadan kalkmasına, bir başka söyleyişle Balkanlar’da ‘tarihin geri dönüşüne’ vesile olmuştur. Büyük devletlerin ilişkiye girdikleri Balkan ülkeleri dikkate alındığında, münasebetlerde tarihî arka planın izlerini hemen hissetmek mümkündür. Yugoslavya’nın dağılmasıyla kendisini Balkanlar’ın değil Orta Avrupa’nın bir parçası olarak gören Slovenya aradan sıyrılmış, benzeri bir iddiayı sahiplenen Hırvatistan da Avusturya-Macaristan imparatorluğunun tarihî mirası ve II. Dünya Savaşı’nda Almanlarla kurduğu yakınlığın da etkisiyle Almanya’nın çekim alanına girmiştir. Sırplar, Yugoslavya’yı parçalayan savaşlar sırasında Slav-Ortodoks kimliklerinin altını çizerek yüzlerini Rusya’ya dönmüşler; Boşnaklar, Arnavutlar ve Türkiye arasında da bir yakınlaşma yaşanmıştır. Değişik kimliklerin, medeniyet havzalarının iç içe geçtiği Balkan coğrafyası, bu dönemde yaşanan kanlı mücadelelerin de etkisiyle Samuel P. Huntington’un çok tartışılan medeniyetler çatışması tezini destekleyen örnekler arasında ‘medeniyetlerin kanlı sınır boyu’ ve ‘medeniyetler arası bir fay hattı’ olarak gösterilmiştir (Huntington 1998: 254-259).
Balkanlardaki kriz ve savaşlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslar arası sistem için öngörülen değer ve kriterlerin de sınandığı bir zemin oluşturmuşlardır. Körfez Savaşı sırasında ABD tarafından ilan edilen ‘Yeni Dünya Düzeni’ ile ilgili ilkeler, Bosna dramına müdahalenin gecikmesi sebebiyle önemli ölçüde inandırıcılık kaybına uğramışlardır. Balkanlar’da yaşanan etnik çatışmalar, küreselleşme tartışmalarına da yeni boyutlar eklemiş, insanî idealler çerçevesinde bölgesel ve küresel birlikteliklerin arttığı bir dünya arzusunu dillendiren hâkim söylemin, madalyonun yalnızca bir yüzü olduğu fark edilmeye başlanmıştır.
Ayrıca Balkanlardaki çatışmaların, Avrupa’nın içinden geçtiği entegrasyon sürecine de önemli etkilerde bulundukları görülmektedir. Birleşen Almanya’nın lokomotif görevi üstlendiği AB, Balkan krizleri karşısındaki başarısızlığı sebebiyle dış politika ve askerî operasyonlar gerektiren kriz müdahale imkânlarıyla ilgili zayıflıklarının ve ABD’ye bağımlılığının farkına vararak bunları telafi etme yönünde attığı adımları hızlandırmıştır (Kale 2001: 302).
Bu çalışmada Balkanlardaki aktüel gelişmelerin anlamlandırılmasına katkı sağlayacağı düşüncesiyle bölgede, 90’lı yıllardan 2000’lerin başlarına kadar yaşanan önemli kriz ve çatışmalar ele alınacaktır. Söz konusu dönemde bölgesel sonuçlarının yanı sıra küresel ölçekli bir çok gelişmeye de doğrudan ya da dolaylı olarak etki etmiş olan belli başlı kriz ve çatışmaları; Yugoslavya dağılırken patlak veren savaşlar, Arnavutluk’ta 1997’de yaşanan kaos ile Kosova ve Makedonya krizleri oluşturmaktadır.
I. Yugoslavya’nın Dağılması ve Beraberinde Yaşanan Çatışmalar
Soğuk Savaş yıllarında Moskova’dan bağımsız bir sosyalist çizgi izleyerek Bağlantısızlar hareketinin önde gelen ülkelerinden biri hâline gelen Yugoslavya, bu konumunun beraberinde getirdiği avantajlardan yararlanmak suretiyle hem Doğu Bloku ve Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirebilmiş, hem de Batı tarafından desteklenmiştir (Zimmerman 1996).
Ancak bu konjonktürel avantajlar değil de, Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ, Slovenya ve Makedonya’nın kurucu cumhuriyetler olarak yer aldıkları Yugoslavya Federasyonu’nun oldukça hassas dengeler üzerine inşa edilmiş olmasından kaynaklanan yapısal zaaflar, uluslar arası sistemin dinamikleri değiştiğinde ülkenin uzun vadeli kaderini belirleyen temel unsurlar olmuşlardır.
Devamı için bkz. KÖK Araştırmalar, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt X, Sayı 1 (Bahar 2008), ss. 9-32.
Mehmet Akif OKUR, Dr., Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir.
KÖK Araştırmalar , KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (KÖKSAV) süreli yayınıdır. KÖKSAV bağımsız ve bağlantısız, günlük siyasî konumu olmayan bir kurumdur; merkezine Türkiye ve Türk dünyasını alarak araştırmalarını ulusal ve uluslar arası sosyal, siyasî ve stratejik konulara yoğunlaştırır, araştırma ve incelemeler yapar. Dolayısıyla, bu yayında ifade edilen bütün görüşler, değerlendirmeler ve varılan sonuçlar yalnızca yazar/yazarlarına aittir.
© 2009, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı. Bütün hakları saklıdır.
|